Yurtdışında Yaşamak mı Yaşamamak mı?



Münih'e taşındığımızı duyan, blogdaki Münih Günlüğü yazılarımı okuyan veya instagramdaki paylaşımlarımı gören herkesin sorduğu tek bir soru var. "Yurtdışına nasıl gittiniz?" Herkesin kaçırdığı bir nokta var ki, biz sadece bir yıllığına Münih'teyiz. Sonra yine İstanbul'a döneceğiz :) Bu bir kaçış değil sadece iş sebebiyle İstanbul'daki hayatımıza bir yıllık mola verdik. 

Ama madem böyle bir deneyim yaşıyoruz, detayları - izlenimlerimizi paylaşmak istedim. Öncelikle yıllardır çeşitli yurt dışı (Avrupa - Amerika) gezilerimiz oldu. Bu geziler boyunca aslında hep turist olduk, tarihi yerleri gezdik, güzel kafelerde yerel lezzetler yemeye çalıştık ve evimize geri döndük ama esas o ülkede yaşayanların gerçek hayatını deneyimleyememiştik.

Geçen akşam ailecek masaya oturduk ve Münih'te geçirdiğimiz beş ayı değerlendirdik. Artılarını ve eksilerini yazdık. Aslında fark ettik ki çoğu şey dışarıdan bakıldığı gibi değil. Her ülkenin, kültürün kendine göre sıkıntıları, sorunları var. Burada hayatımız keyifle sürüyor, düzene alıştık ama bazen insan kendi ülkesinde olmanın rahatlığını, yolda yürürken birisine "Kolay gelsin" demenin güzelliğini, konforunu  da arıyor. 

Bu karikatürü görünce o kadar hoşuma gitti ki, tam bizi anlatıyor. Karikatür bir Yiğit Özgür eseriymiş.


Kültürü öğrenmek ve bence yaşayanlara saygısızlık etmemek önemli bu yüzden bazen yolda birisi bana baktığında "Acaba doğru olmayan bir şeyler mi yapıyorum?" sorusu ve tedirginliği hep aklımdan geçiyor. Almanlar'da da uyarı mekanizması fazlasıyla gelişmiş olduğu için aniden birisi bağıracak diye korkuyorum :) Ayrıca ilk başta tuhaf gelse de artık bakışlarına alıştım, çoğu kişinin özelikle de yaşlıların delici ve tedirgin edici bakışları var. Bazen yanlış bir şey yaparken öğretmenime yakalanmış gibi hissettiğim oluyor :) Bu bakışların adı bile var "The Germanic Stare Down", öyle meşhur yani.

Ama ilginçtir ki hiç tahmin etmediğim kadar da samimiler. Mesela oğlumla her metroya binişimizde mutlaka birileri ile iletişime geçiyoruz, konuşuyoruz hatta "Hava sıcak, beresini çıkarsan mı annesi" tadında sohbetler bile oluyor. Soğuk zannederdik ama samimi çıktılar gerçekten. Demek ki kimse hakkında önyargılı olmamak gerekiyormuş :)

Her yer çok temiz, sakin, huzurlu, hava çok güzel, şehir dümdüz ve bebek arabasıyla gezmek çok rahat, her gün uzun yürüyüşler yapabilmek harika, güvenli bir şehir ama yine de bazen bülbülü altın kafese koymuşlar durumu olabiliyor. Her ne kadar İstanbul'un bizi çok yorduğunu, yıprattığını buraya gelince anlasak da kaosu, dinamikliği, hareketliliği bazen özlüyoruz.

Dışarıdan görünen ile içeride yaşanan her zaman aynı olmuyor. Mesela yıllardır "Almanlar çalışkandır, Almanlar disiplinlidir." gibi sözleri çok duyarız ama kimse bize "Almanlar çok yavaştır(ya da ben hep yavaşlara denk geldim)" diye anlatmamıştı. Bazen alışveriş yaparken "Herkes çekilsin, ben buraları 5 dakikada düzenler, 3 kasaya birden bakarım." diye bağırmak geliyor içimden. Markette ürünleri ağır ağır, tek tek geçiriyorlar, ruhum sıkılıyor ama sırada bugüne kadar şikayet eden tek bir kişi bile görmedim. Herkes sakin, herkes sabırlı, birbirine saygılı bir şekilde bekliyor. Bazen insanın kulakları "Böyle rezalet olmaz, ben beklemek zorunda değilim, evde çoluk çocuk bekliyor." diye bağıran tanıdık bir ses duymayı özlüyor :) Bir de bitmek tükenmek bilmeyen bozuk para konusu var. Eğer kasa kuyruğunda yaşlı bir teyze varsa ve elinde bozuk para çantası varsa hemen uzaklaşın çünkü tek tek paraları çıkaracak ve hesabı denkleştirmeye çalışacak demektir. 

Bu arada market örneğinden sonra alışveriş alışkanlıklarından da bahsetmek istiyorum. İlk 15 gün adapte olamayıp çok az yemek yedik. Marketten ne alacağız, hangi ürünü-markayı seçeceğiz derken günler geçti. Sanırım bizi pazar günü elimizdeki torbalarla Küçükbakkalköy pazarından çıkışımızı gören bir Alman kalp krizi geçirir. Her şeyden 1-2 tane alıyorlar. Kilo kavramı hiç yok. 1 salatalık, 1 limon, 1 elma... 

Alışveriş demişken kredi kartı kullanımının yok denecek kadar az olduğunu da belirtmek isterim. Bizim çeşit çeşit bankalardan kredi kartımız varken burada genellikle nakit kullanım tercih ediliyor. Ayrıca bankacılık online sistemleri de şaşırtıcı derecede yavaş. Yaptığınız alışverişleri sistemde 2 gün sonra görebiliyorsunuz halbuki bizde birkaç dakika içinde sisteme yansıyor.

Alışveriş alışkanlıklarında beni en çok şaşırtan konulardan birisi de ikinci el satış / alış oldu. İkinci el almak çok normal olarak kabul ediliyor. Özellikle çocuk kıyafetleri, oyuncakları ve eşyaları büyük bir sektör. Mahallelerde ikinci el pazarları kuruluyor, herkes kendi tezgahını açıyor ve satışını yapıyor. Normalde fiyatı 20-25 € olan ahşap oyuncakları 1-2€ ya alabiliyorsunuz. Ayrıca ikinci el pazarlarını da linke tıklayarak takip edebilirsiniz.

Konuştuğum kişilerden anladığım kadarıyla günde bir öğün sıcak yemek yemeyi tercih ediyorlar. Akşam herkesin elinde sandviç oluyor, sanırım akşam yemeklerini bira ve sandviç ile geçiştiriyorlar. Tüm bunlara ek olarak bence israf konusuna çok dikkat ediyorlar. Biz çok alıp, buzdolabında çürütüp israf edebiliyoruz. Günlük alışverişin, az almanın atık yönetimi ve israf anlamında faydaları olduğu kesin. Bu konuda bence gelişmeliyiz, atıklarımızı ayrıştırmalıyız, geri dönüşüme önem vermeliyiz. Ek bilgi, tüm marketler pazar günü kapalı. Cumartesi akşamı marketlerde uzun kuyruklar oluyor çünkü herkes eksiklerini tamamlıyor. Bence harika bir uygulama, bizde nasıl olsa açık olacağı için işlerimizi pazar günü de yaparım diye bölüyoruz. Halbuki bu şekilde tüm gün dinlenmek, ailecek vakit geçirmek, spor yapmak için size kalıyor. Pazar günü ciddi bir sessizlik oluyor, herkes evinde zaman geçirmeyi veya parklara gitmeyi tercih ediyor.

Marketler de torbalar paralı, herkes kendi bez torbası ile geliyor. Biz de ilk geldiğimizde bir torba aldık ve aylardır onunla markete gidip geliyoruz. Plastik poşet kullanmıyoruz sadece çöp poşeti satın alıyoruz :)

İlk geldiğimizde çöpleri ayrıştırırken o kadar hassastık ki birbirimize bu çöp hangi kategoriye girer acaba diye soruyorduk. Şimdi alıştık, artık organik - kağıt - cam - diğer gibi ayırabiliyoruz. Cam ve plastik şişeler için marketlerde otomatlar var, otomatlara şişeleri verip sonra şişe başına 0,15 Euro'luk fiş alıp alışverişinizde kullanabiliyorsunuz. Otomatların önünde uzun kuyruklar oluyor, tabi ki bira şişeleri sebebiyle :)

Market örneğinden sonra mutfağa geçmek mantıklı olacak sanırım. Buraya gelince anladık ki Alman mutfağı diye bir şey yokmuş. Sosis, et, patates salatası, gulaş çorbası o kadar ve tabi ki sauerkraut :) En azından ben başka bilmiyorum. Bizim Türk mutfağındaki çeşit ve lezzet gerçekten muhteşem. Dürümcü, dönerci ağımızı burada da genişleterek yıllar içinde sanırım sevmelerini sağlamışız. Dönercilerin önünde epey kuyruk oluyor. Buradaki lahmacunun bizim lahmacun ile alakası yok o ayrı bir konu :)

En çok dikkatimi çeken noktalardan birisi de aile-çocuk kavramı. Genellikle Avrupa'da aile kavramının az olduğundan bahsedilir ama ben tam tersini deneyimledim. Herkes çocukları ile çok ilgili, babalar da dahil :) Parklar, etkinlik alanları oyun oynayan aileler ile dolu. Ayrıca gelişimleri ve bireysellikleri için çok çaba sarf ediyorlar. Mesela markette sanırım 3 yaşındaki oğlu ile bir baba vardı. Aldıkları eşyaları oğluna verip "ben kapıda bekliyorum." dedi ve dışarıya çıktı ama çıkarken kasadaki görevliye de göz kırpıp mesaj verdi. Çocuk o kadar küçüktü ki boyu kasaya para uzatmaya bile yetmiyordu. Sonuçta bir şekilde başardı ve babasının yanına gitti. Oğlumla gittiğimiz anne-bebek klubünde de farklı annelik tarzlarını deneyimliyorum ama onun için sanırım bir Alman Anası- Türk Anası :) yazı dizisi lazım.

Ulaşım ise çok rahat, her yere metro veya trenler ile ulaşabiliyorsunuz. Google Haritalar'ı telefonunuza indirip gideceğiniz konumu yazdığınızda size hangi alternatifler ile hangi ulaşım şekli ile kaç dakikada gidebileceğinizi söylüyor. Hayatınızı rahatlıkla planlayabiliyorsunuz. İstanbul'da birisi ile buluşacağım zaman ne olur ne olmaz diye saatler öncesinden evden çıkardım çünkü trafikte başımıza neler geleceği belli değil ama burada nereye, kaçta varacağını bilmek büyük konfor. Ayrıca telefonunuza MVV aplikasyonunu indirip, online bilet satınalabilir, metro saatlerini kontrol edebilir, alternatif güzergahları görebilirsiniz hatta evden çıkmanız gereken saate alarm bile kurabilirsiniz.

Ulaşımda yolcuya güven esası var, yani binerken kendi biletinizi otomatlardan alıp sonra bindiğiniz durakta bileti damgalatmanız gerekiyor. Eğer damgalatmazsanız ve bilet kontrolüne denk gelirseniz biletsiz sayılıyorsunuz ve cezası 60€ veya benim gibi bilet alıp okutursunuz, tüm kurallara uygun olduğunuzu zannedersiniz ama biletin kapsama alanından bir durak fazla gittiğiniz bilet kontrolünde ortaya çıkarsa cezası yine 60€ :( Çok dil döktüm ama bilet kontrolü yapan kişiler bu konuda çok katı. Ödedik mecbur.

Ulaşım demişken biraz da trafikten bahsetmek istiyorum. Yayalara çok saygılılar. Tüm araçlar durup yol veriyor, yollarda hiç korna sesi yok. Tüm şehir bisiklet yolları ile kaplı. Aman dikkat, yaya olarak bu yola girmeyin, çok hızlı sürdükleri için çarpabilirler.

Özetle, geçmiş 5 aya baktığımızda göçmen olmayı, Münih'te yaşamayı, buradaki hayatı, konforu, havayı, düzeni, güven hissini, insana saygıyı sevdik ama evimizi, ailemizi, dostlarımızı, kendi ülkemizde yaşadığımız iletişim rahatlığını da özledik. 

Şimdi bizim değerlendirmemizi paylaşıyorum. Ufak şeyler gibi görünebilir ama hayatın günlük akışında bazen önemli olabiliyor.Sizin de eklemeleriniz varsa ve yorum olarak yazarsanız çok sevinirim.

< Sevdiklerimiz >

* Bol yürüyüş / koşu yapabilme imkanı
* Yeşil alan fazlalığı
* İngilizce / Almanca konusunda gelişim 
* Yeni arkadaşlar edinme
* Ailecek daha çok zaman geçirme fırsatı
* Yeni lezzetler keşfetmek
* Bol bol gezmek
* Farklı kültürleri tanımak
* Kendimize zaman ayırabilmek (ödevlerin azlığı)
* AVM kültüründen uzaklaşmak
* Bio ürünler ve marketlerin fazlalığı
* Hep hayal ettiğimiz bir hayatı yaşamak
* Metro ile ulaşım kolaylığı
* Trafik yoğunluğu ve korna sesinden uzaklaşma
* Sürekli bir festival veya etkinlik olması
* Hiç TV izlememek
* Biralar :)
* Yakın ülkeleri gezebilmek
* Vegan ürünlerin fazlalığı (Alerjik bebek annesi :)
* Evimizin merkezi bir lokasyonda olması
* Komşularımızın sıcakkanlı olması
* Yeni evimizin dizaynı (Mutfak ve salonun beraber olması ile)

<Hoşlanmadıklarımız>

* Akşam dışarı çıkamamak
* Her yerin çok erken kapanması ve akşam hayatın durması
* Arkadaşlarımızdan uzak olmak
* Hava koşulları (çok soğuk)
* Market alışveriş zorluğu (sürekli etiket okuyup çevirmeye çalışmak)
* Hayatın fazla sakin olması
* Doktorlara ulaşım zorluğu (çocuk doktoru bulmak çok çok zor, bu konuda ayrı bir yazı yazıyorum)
* Pahalılık
* Pazar alışverişi özlemi
* Aşırı pahalı kuaförler
* Sinema - tiyatroya gidememek
* Türk mutfağı
* Apartman girişindeki merdivenler (bebek arabasıyla hayat zor)
* Evdeki bazı eşyalar (eşyalı ev kiralamanın zorlukları)
* Yemeklerden sonra ısrarla verilen demleme cam bardakta çay özlemi 
* Deniz havası, sahil kenarında yürüyüş özlemi
* Yolda birisine kolay gelsin diyememek (tuhaf gelebilir ama ben çok derdim)

8 yorum

  1. 2011 yilinda evliligim nedeniyle geldim. Her yer temiz, guzel ama ozlediklerinize %100 katiliyorum. Esimin emekliye ayrilmasina nerde ise gün sayiyorum..daha dört yıl var:(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Siz bizden epey kıdemlisiniz, biz daha yeniyiz buralarda :) Umarım dilediğiniz gibi olur. Sevgiler

      Sil
  2. Almanya’da değil ama Hollanda’da benzer bir deneyimimiz olmuştu 5 sene önce kadar, kısa süreli yaşamıştık iş dolayısıyla. Hem sevdikleriniz hem hoşlanmadıklarınız listesine tamamen katılıyorum. Bisikletle her yere rahatlıkla ulaşmak diğer bir çok çok sevdiğimiz şey olmuştu bizim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba, bisiklet konusu bana çok ilginç geliyor. Her yer kar ama yine de kimse bisikletten vazgecmiyor :)

      Sil
  3. Siz uzun dönemli turist gibi olmussunuz, bir nevi kesfe gelmis gibisiniz. Türkiye‘de nasil ki aile, arkadas, komsunuz varsa, burada da belli cevre edinebildiniz mi merak ettim..
    ben 13 yasima kadar Türkiye‘de Bursa‘da yasadim, su an 33 yasindayim yani 20 senedir Almanyadayim. Burada 9. siniftan sifir Almancayla basladigim okul hayatim Üniversitede bitti, evlendim 5 yasinda bir oglum var. Bunca zamanin sonunda biz Türkiye ye gidince oradaki hayati „kisa zamanli tatil“ ötesinde göremiyoruz. Cok farkli toplum kurallari ve yasayis tarzlari var iki ülkede. Mesela pazar günü Almanyada her aile üyesi icin plan yapilabilir, herkes evdedir ve ailecek bulusup görüsmek icin harika bir firsattir. Örnegin buradaki kasiyerin yavas olmasi genelde normal ve sabir gerektiren bir durumdur inanin ben de Almanin yavasligina sinir oluyorum ama Türkiye de araya giren „abi şunun parasini aliver“ diyene ya da bir devlet dairesinde oturmus arkadasi/akrabasiyla kahve icen ve gelen vatandasi zevki icin bekleten memura daha cok sinir oluyorum. Sakin yanlis anlamayin, niyetim hic bir sistemi kötülemek degil. Sadece birseyin önemini vurgulamak istiyorum, eger ailenizden, sevdiklerinizden, yakin arkadas ve cevrenizden cogunluk Almanya da olsaydi, burayi bambaska gözlerle algilayabilirdiniz. Bir arkadasim bana Gurbet gidene mi zordur, kalana mi demisti... eskiden okudugum cok güzel bir cevabi vermistim ona.. Gurbet yalniz olana zordur demistim, aile ve sevdiklerimiz neredeyse orasi bizim yerimizdir.. ben hep bunu bilir bunu söylerim..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba, biz çok yeniyiz buralarda, daha 5 ay oldu. Hemen bir çevre oluşturmak zor ama tahmin ettigimizden çok daha fazla tanıdığımız oldu :) Bu arada biz Munih'i cok sevdik ve burada olmaktan çok keyif aliyoruz. Benimkisi sadece bir gözlem ve paylaşım. Sevgiler

      Sil
  4. Merhaba
    Ben de 1 yıl Polonya'da yaşadım. Yazdiklariniza tamamen katılıyorum ne eksik ne fazla.Aileniz ve sevdikleriniz dostlarinizla ordaysaniz hayat orda daha güzel ama Amerikada kaldığım zamanlar ailemden çok ülkemi özlemiştim çünkü yalnızdım. Gurbette yalnız olmak zor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçekten farklı bir his. Burada olmak güzel ama özlem zor

      Sil